İnsanlarla karşılaşmak

(“Spinoza üzerine 11 ders” kitabı üzerine düşünceler)

Birinci bilgi türü; yüzme bilmiyorum ve deniz beni boğmaya çalışıyor. Her seferinde aynı şey. Karşılaşmaların bilgisi var ama bende, tecrübem var. Biliyorum ondan uzak durmam gerektiğini. İkinci bilgi türü; deniz ile bedenim arasındaki ilişkiyi anlıyorum. Onun beni her zaman boğmayacağını, varlığıyla uyumlu hareket edersem yüzebileceğimi anlıyorum.

İnsanlar farklı ama, deniz gibi değil. Pierre ile karşılaşıyorum. Beni görünce gülümsüyor. Mutlu oluyorum, eyleme gücüm artıyor. Fakat Pierre, yarın bambaşka davranabilir bana. İnsanlar denizden daha karmaşıklar. Yine de aralarındaki ilişkileri (ne kadar anlayabileceksek) ancak karşılaşmalar üzerinden anlayabiliriz. Karşılaşıyorum, tecrübem arttıkça insanların bazı konularda genel olarak birbirine benzer davrandığını, bazı konulardaki davranışlarının kişiden kişiye çok değiştiğini öğreniyorum. Elbette her şeyi bilemiyorum, bundan sonra karşılaşacağım insanları önceki deneyimlerim sayesinde çözmüş olmuyorum, ama fikirlerim var artık.

Fakat insanlarla niçin karşılaşıyorum? İlişkiyi şekillendiren bir neden var mı ortalıkta? Bir şey mi satmak istiyorum? Yoksa bu karşılaşmadan tek beklentim karşımdakine çarpmadan yanından geçmek mi? Amacım düşüncelerimi sığlaştırıyor. Derinleri hayal etmeye çalışalım. Deniz ile iyi anlaşırsam yüzebilirim ve daha bir çok şey. Peki ya insanlar, insanlardan ne bekleyebilirim?

—————– *** —————–

Kocaeli Dayanışma Akademisi’nde Fuat Özdinç’in “Karşılaşmaların Örgütlenmesi Olarak Spinoza’nın Siyaset Anlayışı” seminerine gittik. Daha çok Spinoza’ya giriş seviyesindeydi seminer, dolayısıyla politika alanına fazla yer kalmadı. Yine de şunları da söyledi Fuat Özdinç: Bugün tesadüfen burada (KODA) değiliz. Ortak bir mefhum üzerinden buluştuk. Dışsal bir etki bizi bir araya getirmedi. Neşeliyiz çünkü varolma kudretimizin arttığını hissediyoruz. Bireyler olarak burada ortaklaşmalar üzerinden bizlerden oluşan -ama bizlerin toplamının dışında- bir varlık meydana getiriyoruz. Öyleyse karşılaşmaları kudretimizi artıracak şekilde örgütlemeliyiz ve varolma kudretimizi azaltacak karşılaşmalardan -mesela hiyerarşik örgütlenmelerden- kaçınmalıyız.

Bu ikinci bölümde Spinoza felsefesinde aşkınlık üzerine yazmak istiyordum, araya bu ilginç karşılaşma girdi. Gelengi’yi de düşündürdü bana bu seminer. Her ne kadar otoriter olmayı düşleyen bir başkanımız olsa da, anti-hiyerarşik bir örgütlenme olduğumuzu söyleyebiliriz sanırım. Neşeli karşılaşmalar yaşadık, varolma kudretimizin arttığı anları hissettik. Fakat birlikteliğimizden doğan gelengi’nin bir türlü kanatlanamadığını da dile getirdik zaman zaman.

Öyleyse gelengi’nin eyleme kudretinin artmasına neler engel oldu diye sormak lazım şimdi. Dışsal neden çok; Türkiye’nin hali, yaşadığımız kederler… İçsel olarak -özellikle ilk dönemde- yapacağız dediğimiz şeyleri yapmamamızın kudretimizi azalttığını düşünebiliriz, fakat burada yine dışsal bir şey var; onca kederin yanıbaşında bir araya gelince çok şey bekliyoruz birbirimizden. Sabırsızız, yeni varlığın bir an önce bir etki yaratmasını istiyoruz. Modern zamanın hızlı ilişkilerine benzeyen bir şey yok mu burada? Mutsuzum, bir insanla karşılaşıyorum, gecem gündüz oluyor. Bütün kederlerin gideceğini, artık çok mutlu olacağımı düşünüyorum ve en küçük mutsuzlukla karşılaştığımda yeni dünyam sarsılmaya başlıyor. Beni kederden kurtaracak ilişkinin O olmadığını düşünmeye başlıyorum. Bu ilişki benim için zaman kaybı olmaya başlıyor; başka ihtimalleri denemekten alıkoyuyor beni.

Neşeyle bir araya gelmek önemli deyip işin içinden sıyrılayım şimdilik. Bir de özneşe sözcüğünü not edeyim, belki lazım olur. Buradan öteye gidebilmek için biraz ara vereceğim; aşkınlık kavramı üzerine düşünmek istiyorum. Metafizik bir boyutta, tanrı katına yükseliş anlamında değil, ama sormak istiyorum Spinoza’ya; bireyler bir araya gelerek bir üst-varlık oluşturuyorlarsa, bir anlamda bu bir aşkın eylem değil midir? Özellikle kültürel olayları düşünürsek, bazı bir araya gelişlerin önceden belirlenemez doğasını nereye oturtabiliriz Spinoza evreninde?

 —————– *** —————–

Filozof.net sitesindeki felsefe sözlüğünde aşkınlığın tanımı şöyle başlıyor: “En genel anlamda bir şeyin ya da bir düzeyin ötesine geçme ya da ötesinde olma; bir şeye ‘içkin’ olmama.” Bunun ardından kavramın genellikle olası bir deneyimin sınırlarının ötesinde olma anlamında kullanıldığı vurgulanıyor. Benim odaklandığım nokta toplumsal ilişkiler ve politika, dolayısıyla bu çerçevede aşkın karşılaşmaların varlığından bahsedebiliyorum. Tanımı insanüstülük anlamında kullanmamak koşuluyla. Belki birey-üstü’den bahsedilebilir ama, eğer bir araya geldiğimizde toplamımızdan başka bir şey olabiliyorsak.

Çetin Balanuye’nin “Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor” kitabının birinci bölümünün ana sorusu şöyle: “Neden Sevinç Duymak Kolay Sevince Dönüşmek Zordur?”. Sevince dönüşmek karşılaşmaların tesadüfüne kalarak edilgen şekilde etkilenmek yerine, etkin olarak karşılaşmaları örgütleyerek neşeyi çoğaltmak diye açıklanabilir. Önümüzde üç temel engel var diyor Balanuye; Aşkıncılık, İnsan merkezci özgür iradecilik ve erekselcilik. Aşkıncılığı olup bitenin nedenlerini doğaüstü güçlere bağlamak olarak açıklıyor ve Spinoza’nın sevincine ulaşabilmek için bilimin ışığında yaşayıp etrafımızdaki olayları nedenleriyle kavramaya çalışmamız gerektiğini söylüyor. Aşkıncılık, özgür iradecilik ve ereksellik düşünceleri karşılaşmalara verdiğimiz değeri azaltıyor. Mesela olup bitenin zaten ‘yazılı’ olduğunu düşünüyorsam, tüm kararları başkalarından etkilenmeden aldığımı düşünüyor veya insanlarla sadece bir şey satmak için iletişim kuruyorsam hayatın karşılaşmalardan ibaret olduğunu düşünemem.

Bunların yanına bir de ‘kibir’i eklemesek mi? Spinoza “Kibirli bir insan olmaya en çok yaklaşanlar kendilerinden en çok tiksinenlerdir” demiş. Kendimi aşağı ya da üstün görerek neşeli karşılaşmalara açık olabilir miyim? Peki herkesin ve kendi biricikliğinin farkında olmak kibiri azaltır öyle değil mi? ve eğer iyi karşılaşmalar Spinoza’nın dediği gibi yaşama kudretimi artırıyorsa, insanlara (ve kendime) verdiğim değer de artmaz mı?

Lafı uzatmayacağım bu çerçevede. Neşeli karşılaşmalar alanını tarif edelim şimdi. Hepimiz eşitiz, hepimiz farklıyız önce. Sonra birlikteliğimiz kudretimizi artırabilir eğer birbirimizin varlığına saygı duyarsak, hiyerarşik olmazsa ilişkimiz, araçsallaştırmıyorsak, ön-kabullerle, planlarla, dayatmalarla çıkmıyorsak meydana ve kıymet veriyorsak bu karşılaşmaya. Kıymet veriyorsak çünkü gerçek muhabbetlerle, dostlukla zenginleştiğimizi biliyorsak.

Buradan lafı Arendt’e getireceğim. İnsanlık Durumu adlı kitabında Arendt insani eylemlerin biricikliğinden ve sonuçlarının öngörülemezliğinden bahsediyor; “İnsanın eyleyebilir olması, ondan beklenmedik olanın beklenebilir olması, sonsuz olasılıklardan birini gerçekleştirebilir olması demektir.”.

(Devam edecek…)

 

Bi de bunlara bak istersen