Dersim Dağ Keçileri: Neler Yaptık

2013 Munzur Festivali’nin ardından Metin Kahraman’la tanıştık. Kendisiyle sohbet ederken bize dağ keçilerinin Dersim Alevi kültüründeki yerinden, onların kutsallıklarından ve onlarla ilgili hikayelerden bahsetti. Beraber bu hikayeleri toplayabileceğimizi ve çeşitli etkinliklerle bu konuya dikkat çekebileceğimizi anlattı. Böylece bugünlerde oldukça artmış olan keçi avcılığının önüne geçme konusunda ufak bir katkımız olabilirdi.
Gerçekleştirmeyi düşündüğümüz etkinlikler arasında toplayacağımız hikayelerin yer alacağı bir kitapçık hazırlamak, tişört hazırlamak, dağ keçileriyle ilgili türküler bulup derlemek ve dağ keçilerinin bulundukları yerlere yürüyüşler yapmak vardı.

Bunun Metin Kahraman’la çeşitli defalar buluşup bu işi konuştuk. 2 defa da Dersim’e gidip başkalarıyla konuştuk. Bunların ilki 2014 Mart ayındaydı. Pelin, Çağlar ve Murat’la beraber gittik. Erzincan, Kemah, Pülümür, Nazımiye, Ovacık ve Merkez’de bulunduk. Hüsniye Ana, Kelegli Zeynel Dede, Ali Ekber Frik, Balıkçı Fırat ve orada burada rast geldiğimiz muhtelif yaşlı insanlarla görüştük, dağ keçilerinin hikayelerini sorduk. Bunların arasında Hüsniye Ana’dan bir avcıya yakalanıp yavrularına veda edebilmek için ona yalvaran anne keçinin hikayesini; Zeynel Dede’den keçilerin Alevilik’le, Ali Ekber Frik’ten Dersim evliyalarıyla ilişkilerini; ve başka pekçoklarından dağ keçisi avlayıp yiyenlerin başlarına gelen belaları dinledik.

İkinci gidişimiz ise 2014 Ağustos ayında gerçekleşti. Bu sefer daha önceki gidişimizde, büyük ölçüde Ali Ekber Frik’ten dinlediğimiz hikayeleri derleyip kısa bir metin hazırladık. Sevgili Elif Keskinkılıç tişört basmamız için bir dağ keçisi çizimi yaptı. Ve 10 kişiyle birlikte, Ana Buyere’de Metin Kahraman’ların düzenlediği etkinliğe katıldık. Yine bulabildiğimiz insanlarla konuştuk; mesela o gece bir abi bize bir dağ keçisinin kucağında nasıl ağladığını anlattı. Ertesi gün Düzgün Baba’ya çıkıp, orada bir gece geçirdik. Daha sonra 8 saatlik bir otostopla Hozat’lı Ahmet Dede’nin yanına gittik. Bu uzun yolculuğa rağmen görüşmemiz oldukça kısa sürdü. Ahmet Dede, bu öykülerin doğru olmadığını, evliyaların doğayla hemhal olmuş insanlar olmalarından ötürü kurdun, kuşun, keçinin onların peşlerine takıldığını, bu yüzden de insanların bu hikayeleri onlara yakıştırdıklarını anlattı.

Bu etkinlikler için martta topladığımız hikayelerden aşağıda okuyacağınız kısa bir metin hazırladık.

 

Şıx Ahmet Dede

Malatya yöresindeki keçiler sağ arka ayaklarından hafif topallar. Onlara Şıx Ahmet Dede keçileri denir. Peki bu keçiler nasıl topal kalmıştır?

Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat, bir gün süvarileriyle Şıx Ahmet Dede’ye misafir olur ve der ki, “Derviş, bu süvarileri bir doyur”. Şıx Ahmet Dede kapının önüne çıkar, ellerini açıp dua edince dağdan dağ keçileri aşağı inmeye başlar. Keçilerden biri diğerlerinin içinden kopar gelir. Şıx Ahmet Dede bunu tutar; askerleri karşısına dizer, aralarından bir tanesini seçer. Ona der ki, “Oğlum bunu kes, ama hep ilikten kes, kemiklerini kırma. Derisini ayır gerisini de koy kazana pişsin.” Askerler keçiyi ilikten kesip kazana koyup pişirirler.

Sofra kurulur. Şıx Ahmet Dede askerlere, “Herkes lokmasını yesin ama yerken sakın ola önündeki kemiği kırmasın.” der. Ancak yemekler yenirken askerlerden biri bıçağını çeker, içindeki ilik yağını yemek için önündeki kemiği kırar.

Yemekler bitince Şıx Ahmet Dede askerlere “Herkes yedi mi?” diye sorar, “yedi” derler; “doydunuz mu?” diye sorar, “çoktu da Derviş Baba” derler. Keçiyi kesen askeri yanına çağırır, “oğlum sen o kemikleri topla bana getir” der. Asker kemikleri toplayıp getirir. Şıx Ahmet Dede der ki, “Şimdi sana bir sır vereceğim, bu sırrı dışarıda anlatırsan yaşamazsın. Deriyi ser, kemikleri de üzerinde aynen yerli yerine diz.” Asker kemikleri dizerken, Şıx Ahmet Dede keçinin sağ arka ayak kemiğinin kırık olduğunu fark edip gülümser. Kemikler dizilince çubuğunu çıkarıp üç kere vurmasıyla keçi ayaklanıp topallayarak gitmeye başlar. O dağ keçisinden ne kadar gıdik (keçi yavrusu) doğmuşsa topal doğmuştur.

Sabahleyin kalkınca askerlerden biri, “Vay ayağım!” diye bağırır. Askere sorarlar, “Ne oldu ayağına?”; “Kırık” der. Alaaddin Keykubat gelir, ” Derviş size dedi ki kemikleri kırmayın, demek ki sen kemik kırdın. Sen dervişe git.” der. Şıx Ahmet Dede askeri iyileştirir ama hafiften topallamaya devam eder. Asker orada kalıp, Şıx Ahmet Dede’nin keçilerine çobanlık yapmaya başlar. Onun ailesine “Topaloğulları” derler. Topaloğulları Malatya’da hala vardır.

 

Sarık Sıvan

“Sıvan”, yani “Şıwan”, çoban demektir. Sarık da sarık takmasından gelir. Dersim’e Şıx Ahmet Dede tarafından gönderilmiş çobandır. Dersim evliyalarının başıdır.

Sarık Sıvan herkese yardımcı olmasıyla bilinir. Sarık Sıvan’ın Kırklar Dağı’nda bir mağarası vardır. Sarık Sıvan keçileriyle birlikte bu mağarada yatar. Sarık Sıvan’ın bir de ağası vardır: Bertal Ağa. Senenin birinde Bertal Ağa’nın davarında hiç teke kalmaz, çıkar Sarık Sıvan Mağarası’na. Sarık Sıvan orada yoktur. Oraya niyaz bırakır. Der ki, “Sarık Sıvan sana ayan olsun ki ben bu sene davarımın tekesi yok, bana bir teke gönder, keçilerim tekeye gelsin.” Üç gün sonra dağdan bir teke iner sürüye, on beş gün Bertal Ağa’nın köyünde davarı tekeye getirir, sonra tekrar çeker dağa gider.

Bertal Ağa döneminde Sarık Sıvan gelir bir eve üç kilo beş kilo peynir bırakırmış. Bir insan üç beş kilo peyniri bir ayda yer; ama Sarık Sıvan’ın bıraktığı peynir tam bir sene gidermiş..

Sarık Sıvan keçileri, Xozat’ta Yılan Dağı ve Ali Boğazı taraflarında yaşarlar. Kulaklarının bir tarafı bıçakla kesilmiş gibidir, bu onların tılsımıdır.

Sarık Sıvan, Malatya’dan gelirken Şıx Ahmet Dede’nin topal keçilerinden biri de onunla birlikte gelmiş. Onun yavruları olan topal keçiler de Yılan Dağı yöresinde ara sıra görünürler. Bu keçiler öyle kutsaldır ki avcılar bile onu vurmaz.

Sarık Sıvan’ın keçileri her seneye girince, “şu kadarı şurada gitti, şu kadarı dağda öldü, şu kadarını kurt kaptı, şu kadarını avcı vurdu, şu kadarı duruyor…” diye ona hesap verirler.

 

Düzgün Baba

Düzgün’ün asıl adı Şah Haydar, Deva Pile köyünden Kureş’in oğlu. Kureş’in keçileri var. Keçilere oğlan çocukları bakar. Dersim’de adettir, aşırı bir kar olmadıkça, ağaçların kurumuş yapraklarını yesinler diye kışın da keçiler dağa götürülür. Her gün oğlanlardan biri dağa götürüyor keçileri ama bir tek Düzgün doyurarak geliyor. Kureş merak ediyor nasıl yapıyor bu işi, kış vakti yiyecek hiçbir şey yok, çok zor bu kadar beslenmeleri.. Takip ediyor bir gün Düzgün’ü. Görüyor ki Düzgün elinde bir asa, vuruyor ağaçlara, ağaçlar yeşeriyor. Karın içinden meşeler yeşeriyor.. Keçiler yeşeren ağacın etrafına toplanıyor, onu yiyorlar.

Evcil keçilerde de, dağ keçilerinde de mutlaka sürünün içinden biri nöbetçidir. Etrafı gözler ve bir tehlike halinde öksürerek sürüye haber verir. İşte bu nöbetçi keçi uzaktan birinin geldiğini fark eder ve öksürür. Düzgün bunu duyunca, “Dur ya, Kureş-i Khur (kısa boylu Kureş) babamı mı gördün?” diyip arkasını dönerken kendilerini takip eden babasını görür. Babasını lakabıyla andığı için utanır ve ayağındaki lecanlarla (hedik) üç adımda üç karlı zirve aşar; keçiler de peşinde.. Kureş arkasından seslenir, ” Düzgün sen nereye gidiyorsun, rızkımızı nereye götürüyorsun?”. Bunu duyunca Düzgün elindeki asa ile bir hareket yapar, keçiler ikiye ayrılır; yarısı Kureş’e yarısı Düzgün’le gider. Kureş’le gidenler onun evcil hayvanları olur, Düzgün’le gidenlerinse kimi sır olur kimiyse o bölgede mekan tutarlar, Male Düzgün (Düzgün’ün Davarı) olarak bilinirler.

Düzgün Baba tepesi Dersim’in bütün dağlarını gören bir zirvedir.

Düzgün Baba'nın keçilerinden biri

Düzgün Baba’nın keçilerinden biri (Fotoğraf: Gökhan Ergan)

 

Munzur Baba

Zamanın birinde bir kadın karşısına çıkan aksakallı pirin verdiği elmayı yer ve hamile kalır. Aylar geçer, kadın doğum yapacağı sırada ölür ve karnındaki bebeğiyle toprağa gömülür. Kadının mezarının yanından geçenler toprağın altından bebek sesi geldiğini duyarlar ve mezarı kazarlar. Mezar açıldığında ise şaşkınlık içerisinde annesinin karnında gömülen bebeğin yaşadığını ve ağladığını görürler.

Gel zaman git zaman adı Munzur olan bu çocuk büyür, 13-14 yaşlarına gelir. Munzur yoksul, kara kuru, çelimsiz bir çocuktur. Rivayete göre daha o zamanlar peygamber olduğu bilinmeyen İbrahim Ağa’nın sürüsüne çoban aradığını duyan Munzur bu işe talip olur. Sürüsüne çobanlık etmek için karşısına dikilen daha bıyıkları terlememiş bu çocuğun sürüyü çekip çeviremeyeceğinden emin olamayan İbrahim Ağa kızından evdeki dolaptan bir değnek getirip çocuğa vermesini, bir süre onun işi yapıp yapamayacağını deneyeceğini söyler. İbrahim’in kızı gidip dolaptan bir değnek getirir ancak kızın getirdiği değneği gören İbrahim hemen itiraz ederek: “Kızım senden asa değil değnek istedim, bu asayı yerine bırak, dolaptan işe yaramayan bir değnek getir” der. Kız dolaba gidip aynı değnekle odaya döndüğünde İbrahim Ağa yine itiraz eder ve kızını bir kez daha çobana verilebilecek değneği alması için geri gönderir. Üçüncü kez aynı değnekle dönen kızını gören İbrahim çok öfkelenir ancak kızı: “Baba, hangi değneği almak istesem bu asa gelip avucuma giriyor, mecbur kalıp getiriyorum” der. İbrahim Ağa olanlardan sonra asayı çoban Munzur’a verir, yanına da bin koyununu katar, sürüyü otlatması için Munzur’u kırlara gönderir.

Epey bir zaman sonra İbrahim Ağa Munzur’un ve sürünün ne durumda olduğunu merak edip, görmeye gider. Vardığında Munzur’u sürünün başında koyunları güderken, koyunları da çok sağlıklı, semirmiş bir halde bulur. İbrahim Ağa Munzur’a sürüyü nasıl güttüğünü sorar. Munzur: “Pek bir şey yapmıyorum, getirip götürüyorum” diyerek cevap verir ağasına. Değneğin kerametinden şüphelenen Ağa Munzur’a soru sormaya devam eder: “Peki elindeki değneğinle aran nasıl? “ Munzur bu soruya da “ Pek işe yaramıyor, sıradan bir değnek işte. Yalnız bazı zamanlar etraf kararınca önüme tutuyorum, değneğin ucundan ışık çıkıyor, yolum aydınlanıyor koyunlar da benim ardımdan geliyor bu sayede.” diyerek cevap verir. Duydukları karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Ağa Munzur’a karşı gittikçe kuvvetli hisler beslemeye başlar ve çok sevdiği bu çocuğa daha fazla soru sorarak onu konuşturmaya çalışır. İbrahim Ağa Munzur’a “peki hiç kurt dadanmıyor mu sürüye?” diye sorar son olarak. Buna karşılık Munzur geçen gün uyuya kaldığını ve uyandığında sürünün yanında iki tane kurt ölüsü olduğunu, değneğin de kurtarın üstünde durduğunu anlatır. İbrahim Ağa tüm bu duyduklarından çok etkilenerek Munzur’un yanından ayrılır.

Zaman geçer İbrahim Ağa, Tanrı’nın kendisine verdiği görev üzerine Anadolu’dan aldığı kutsal taşı sırtında taşıyarak ve türlü badireler atlatarak bugün Kâbe’nin bulunduğu kutsal yere götürmek üzere yollara düşer. Aylarca süren bu Hac yolculuğunun ardından bir gün evinden çok uzaklarda olan İbrahim’in canı helva ister. Bu durum İbrahim’in çok sevdiği Munzur’a ayan olur ve Munzur İbrahim Ağa’nın karısına giderek “Ağamın canı helva istiyor, yapıver de ben götürüp geleyim.” der. Munzur’un söylediklerine üzülen kadın herhalde kendi canı helva istedi ancak utanıp isteyemiyor diye düşünüp helvayı yapar bohçaya koyup Munzur’a verir. Bohçayı alan Munzur bir anda Mekke’de ağasının yanından beliriverir ve bohçayı ağanın yanına bırakarak ortadan kaybolur. Şaşkınlık içerisinde kalan İbrahim bohçayı açıp dumanı tüten helvayı görünce Munzur’un ne kadar ermiş biri olduğundan artık iyice emin olur.

Yıllar geçip de İbrahim Ağa Hac’dan Ovacık’a, köyüne döner. Ağa köyüne yaklaştığında büyük bir kalabalık ağayı karşılamak için yollara düşer. Uzaktan ağalarının geldiğini gören köylüler koşarak elini öpüp ondan hayır almak için birbirleriyle yarışırlar. Ancak İbrahim Ağa kalabalığa seslenerek: “Neden bana koşuyorsunuz? Bende keramet yok, bütün hikmet Munzur’dadır.” diyerek uzaktan elindeki bakraçla ağasına süt getirmeye çalışan Munzur’u işaret eder. Gerçeği Ağa’dan öğrenen köylüler bu defa Munzur’a yönelerek onun elini öpüp kerametine erebilmek için ona doğru koşmaya başlar. Ancak Munzur kendisine doğru koşan insanları görünce korkar ve sırrının öğrenilmesini istemediğinden kaçmaya başlar. Munzur önde köylüler arkasında bir kovalamaca başlar. Şimdiki Munzur Irmağı’nın ilk çıktığı yere geldikleri zaman Munzur’un elindeki süt dolu bakraç dökülür ve döküldüğü yerde süt gibi bembeyaz bir su fışkırır. Munzur kırk adım daha atar. Bastığı her yerden su çıkar. Fışkıran bu sulardan bir ırmak meydana gelir. Munzur’un arkasından koşanlar bu ırmaktan öteye geçemezler ve Munzur suyun çıktığı bu gözelerden birinin içine girerek gözden kaybolup dağın ve suyun kendisi olur.

Munzur Baba’nın keçileri Munzur Dağları’nda bulunur.

 

Gergis Aleyhisselam

Gergis Aleyhisselam Hıristiyanlığa ilk inanan kişilerdendir; bu nedenle Kemah’ta zindana atılır. Yirmi dört saatte bir, kırk sekiz saatte bir dostu gelip zindancıya bir altın vererek delikten biraz ekmek biraz su bırakır. Fakat gün olur bu dostu üç dört gün Gergis’in yanına gelmez. Geldiğinde Gergis ona neden üç dört gün gelmediğini sorar. Dostu der ki: “Senin gibi İsa’ya inanan iki tane kız vardı, onlara kazık cezası verdiler.” Bunu duyan Gergis, “umarım kral domuz sıfatına dönecek!” diye bağırır.

Birkaç gün içinde Gergis’i zindana atan kral hastalanır ve felç geçirip domuz şeklini alır. Seneler boyu cerrahlar gelir gider, kimse kralın derdine bir çare bulamaz.Kral bir gün bir rüya görür, rüyada ona denir ki “senin derdinin dermana zindana attığınkinin ellerindedir”. İşaret eder: Gergis’i çıkarın getirin. Kralın huzuruna gelince Gergis ağlamaya başlar, der ki: “Kral Garniv’e bir kilise yapacağız, taşları Munzur Dağı’ndan gelecek; ama bir taş yere değmeyecek, hepsi elden ele gelecek. Bu kilisede 20 bin kişi ibadet edecek. Halka iyi davranırsan, güzellik yaparsan seni düzeltirim”.

Kral kilisenin inşaatına başlanmasına emreder. Rivayet odur ki kilisenin inşaatında 50 bin kişi çalışır ve inşaat 5 senede biter. Kilisenin her bir taşı Munzur Dağı’ndan elden ele, elden ele verilerek getirilir..

İnşaat bitince Gergis kralın yanına gider, sol tarafına bir el sürer kralın sol tarafı düzelir. Kral sağ tarafını da düzeltmesini ister. Gergis der ki: Orayı düzeltirsem beni unutursun.

Gergis hayatının geri kalanını Munzur yöresinde geçirir. Burada dağ keçileriyle görünür, kurtlarla görünür, meleklerle görünür, insanlarla görünür; dara düşenin darına yetişir.. Orada “Aleyhisselam” lakabını alır. Bağır Gölü yöresindeki keçiler de Gergis Aleyhisselam’ın keçileri olur.

 

Şıx Çoban

Şıx Çoban Horasan’dan gelip Mazgirt yöresinde çobanlık yapan bir evliyadır. İnsanların içinde gezmektense dağlarda, merada, doğada üç dört keçi otlatmayı seçmiştir. Şıx Çoban’ın türbesi Mazgirt Köprüsü’nün yanında bulunmaktadır.

Mazgirt yöresindeki dağ keçileri Şıx Çoban’ın keçileridir.

 

Ana Fatma

Keçileri Ana Fatma’yla hiç görünmedi, o mübarek sırdır.

Keçileri Ana Fatma yöresinde yaşarlar.

Ortasında bir beyaz pul var. Beyaz pulun etrafında kırmızı siyah çivilerle bir taç.

keci

Çizim: Elif Keskinkılıç

Bi de bunlara bak istersen