Dersim Dağları’na Giriş

Pelin’le yillardir Dersim’e gitmeyi, Munzur Festivali’ne katilmayi ve Dersim Daglari’ni görmeyi hayal ediyorduk. Müpptela-i Gam’la 2013 yilinda festivale katilma sansi bulmamizin baris surecine denk gelmesiyle bu hayallerimizin hepsini gerceklestirme firsati bulduk.

Festival’in bitmesiyle DKSK’dan (ODTÜ Dağcılık ve Kış Sporları Kolu) arkadaşlar Çağrı, İpek, Ufuk’la buluştuk. Nerelere gidebileceğimizi, neler yapabileceğimizi, nerelerin bizim için güvenli olacağını hiç bilmiyorduk. Dersim Dağları’nı gezmek isteyenlerin dikkat etmesi gereken ve bizim öngöremeyeceğimiz pek çok durum vardı. Raporlanmış 10.557 adet kara mayınının* ya da sayısı bilinmeyen patlamamış bombaların ya da kontr-gerilla ekiplerinin nerelerde olabileceği gibi..

Birilerine danışmamız gerekiyordu. İnsanların bizi yönlendirdikleri ilk kişi Evrensel ve Hayat Tv muhabiri, belgeselci ve aynı zamanda Dersim’de basmadığı taş kalmadığı söylenen Kemal Özer oldu. Kemal Özer’le Çarşı’daki çaycısında buluştuk. Ona hangi bağlantılarla ulaştığımızı, ODTÜ Dağcılık Topluluğu’ndan geldiğimizi ve Dersim Dağları’nı tanımak istediğimizi söyledik. Uzun uzun Dersim Dağları’ndaki tehlikelerden bahsedip gözümüzü korkuttuktan sonra bize gerçekleştirilmesi imkansız gibi görünen bir gezi planı sundu. Bu plana göre 4 günde -herbirinden ötekine ancak taşıtla ulaşılabilecek- 4 yere gidecek, her birinde (bize göz kulak olacak ya da en azından orada olduğumuzdan haberdar olacak) bir kişiyi bulacak ve (ufak da olsa) birer zirve yapacaktık. Gideceğimiz yerler Pülümür sınırları içinde kalan Jele, Ana Buyere, Yel Tepeleri ve Bağır Dağı’ydı. Kemal Özer planı yaptıktan sonra bizi uyarmayı da ihmal etmedi: dikkat edin Dersim’in havası başka yere benzemez, insanı çarpar, yavaş yavaş dinlene dinlene yürüyün!

DSC_0038

DKSK’nın 50. yılı için Kırmancki “50. Yılında Dersim Dağları’nda” pankartımızı hazırlarken

Bu güzel bir plandı, kısa sürede birkaç değişik yer görmemizi sağlayacaktı; ancak hem dağlık bölgelere girmemizi engelliyordu hem de fazlasıyla taşıtlara bağımlı kalmamıza sebep oluyordu. Bu yüzden daha çok yürüyerek gezebileceğimiz ve daha dağlık bölgelere girebileceğimiz bir rota çizebilmek için önce Tunceli Dağcılık ve Kamp Sporları Kulübü’ne uğradık. Fakat bizden para isteyince kendileriyle pek anlaşamadık. Daha sonra Türkiye Dağcılık Federasyonu temsilcisi Bülent’le buluştuk. Bülent bize çok heyecan verici birkaç rota önerdi. Bu rotalar hem dağcılık hem de efsanevi bölgelere girmeleri açısından çok daha tatmin ediciydi. Bunun üzerine tekrar Kemal Özer’e danıştık. Kemal Özer bu bölgelerin bu mevsimde çok tehlikeli olduğunu, oralarda kimselere güvenemeyeceğimizi, kesinlikle gitmemiz gerektiğini, elbette seçimin bize ait olduğunu ama kendisinden izin alamayacağımızı söyledi. Güvendiğimiz başka kişiler de benzer telkinlerde bulununca üzülerek de olsa Bülent’in ısrarlarına rağmen bu plandan vazgeçtik ve Kemal Özer’in planını uygulamaya koyulduk.

 

1. Gün: Jele

“Jele” bugün Dersim’de büyük ölçüde “Zel Tepesi” olarak biliniyor. Fakat Metin Kahraman’dan öğrendiğimiz kadarıyla gerçek adı “Zel” değil “Jele” ve kendisi Düzgün’ün kızkardeşlerinden biri. Bu tepenin kutsallığı da Dersim Mitolojisi’ndeki bu yerinden kaynaklanıyor. Coğrafi yeri ise “Burası ne Akdeniz ne de Ege” benzeri haberlerden bildiğimiz Kutu Deresi’nin kuzeyinde bulunuyor.

Jele’ye gitmek için Merkez-Pülümür yolu arasında Alacık yol ayrımından başlayıp yürümemiz gerekiyordu. Alacık, yani Roşnek köyü, (Dersim’deki pekçok başka köy gibi) 94’te boşaltılmış bir köy. Dolayısıyla bugün burayı pek bilen yok. Otobüse bindiğimizde şoförün nerede ineceğimize dair hiçbir fikri yoktu. Yol üstünde sorduğumuz yol inşaatında çalışan bir abi bize ineceğimiz yeri tarif ederken, ne işiniz var orada, boş orası diyordu.

Yolun başında indiğimizde doğru yerde olduğumuzdan emin olamadık. Etrafta ne bir tabela vardı, ne de bu yolun nereye gittiğine dair herhangi bir şey. Bir süre etrafa bakındıktan sonra gözümüzü karartıp çıkmaya başladık. Bir toprak yol boyunca yaptığımız bu yürüyüş boyunca ekip tedirgindi. Yolun kenarına açılanlar mayın korkusuyla uyarılıyordu. Kemal Özer gözümüzü korkutmakta başarılı olmuştu.

Yürüyüşün sonunda bir çeşme, çeşmenin kenarında bir minibüs ve genciyle yaşlısıyla bir aileyle karşılaştık. Bu insanlar boşalttıkları köylerini, evlerini, mezarlarını ziyarete gelmişlerdi buraya. Birileriyle karşılaşmak, doğru yerde olduğumuzu öğrenmek, soğuk sular içip bize ikram edilen lokmalardan yemek ekibi neşeyle doldurdu.
Jele’ye çıkmaya geldiğimizi söyledik onlara ve Kemal Özer’in bize öğütlediği gibi arıcıları sorduk. Böylece Roşnek’li Metin’le tanıştık. Onlarla birlikte eski evlerini ve mezarlarını ziyaret ettik. Birlikte DKSK’nın 50. yılı için hazırladığımız pankartımızla fotoğraf çekildik. Yanımızdan ayrılırken içlerinden birisi seslendi: Zel Tepesi sizi koruyacak!
DSC_0100

Roşnek’lilerle

Herkes gidince çantaları Metin’in Reno’suna yükleyip onun kampına doğru yürüdük ve eşyalarımızı bırakıp Jele’ye doğru çıkışa başladık. Tepeye kadar siperlerin arasından ve boş mermi kovanları üstünden yürüdük.
Jele’ye vardığımızda Pülümür tarafındaki tüm önemli noktaları görebiliyorduk. Bir tarafta Roj Vadisi, yanında Ali Haydar Yıldız ve İbrahim Kaypakkaya’nın vuruldukları Vartinik Köyü, tersinde Silbus, Düzgün Baba, Bağır Dağı..
Jele’nin yanında daha alçak bir tepede boşaltılmış bir karakol var. Jele’nin tepesinde de bir kalekol inşaatı başlamış ama direniş bu inşaatı durdurmayı başarmış.

Tepede pankartımızla poz verip, kola içtikten sonra -ki bu bizim için büyük bir lükstü- dönüşe geçtik. Metin’in kampında menemen yapıp yedik ve geceyi onun çadırlarında geçirdik, böylece kamp kurmakla uğraşmamız da gerekmedi.

DSC_0186

Silbus Dağı

DSC_0187

Düzgün Baba

DSC_0201

Mazgirt Dağları

DSC_0190

Vartinik Köyü’nün bir zamanlar bulunduğu vadi

DSC_0235

Roj Vadisi

DSC_0206

Jele’nin zirvesinde (soldan sağa) İpek, Çağrı, Metin, Ufuk, Ilgın

DSC_0242

Roşnek Köyü yakınında mezarlar

DSC_0243

Metin’in kampı, arıları ve Reno’su

2. Gün: Ana Buyere
“Ana Buyere” ya da “Gola Buyere”, yani Buyer Ana Gölü, bugün genellikle Buyer Baba Gölü olarak biliniyor. Metin Kahraman bu ismin de yanlış olduğunu, Ana Buyere’nin de Düzgün’ün kızkardeşlerinden biri olduğunu ve gölün altında büyük şehirler bulunduğunu anlatıyor. Bu göl önemli bir ziyaret noktası, özellikle yaz aylarında insanlar hemen her gün ziyarete geliyor ve Ana Buyere’ye kurban kesiyorlar.
Biz kahvaltımızı ettikten sonra Metin’le vedalaşıp Ana Buyere’ye gitmek üzere yola koyulduk. İlk günden sonra çantalarımız hafifleyeceğine, kendi malzemelerimizi hiç kullanmadığımız gibi Metin’in verdiği bal, peynir gibi azıklarla yükümüz daha da arttı.
Pülümür Yolu’ndan otostopla Kırmızı Köprü’ye, Kırmızı Köprü’den de otostopla Kocatepe Köyü’ne gittik. Köyün kahvesinde Kemal Özer’in bize öğütlediği gibi muhtarı bulduk. Buradan Ana Buyere’ye yürüyerek çıkacağımızı duyanlar oldukça şaşırdı. Köyden yürümek için hayli uzun bir yoldu ve bir hayli yükselmemiz gerekecekti.
DSC_0256

Kocatepe’den Ana Buyere yolu

Buradan göle varmak için önce araba yolu boyunca yürüyüp sırttaki boyna çıkacak, boyundan da patika boyunca yürüyüp göle varacaktık. Ama biz yol tercihimizi yanlış yapınca Sarıgül Köyü’ne de uğramış olduk. Bu ilkine göre daha küçük ama yemyeşil bir çayırın ortasında masallardan fırlamış gibi bir köy. Bu köylerin ikisi de belli ki zengin köyler. Bulundukları yer de aslında geniş bir vadi. İkisinin arasında bir tepede büyükçe bir karakol var. Daha yüksek bir noktada ise kalekol inşaatı devam ediyor.

Sarıgül Köyü’nden iki abi bize bir süre eşlik etti, bunlardan birisi Buyer Gölü’yle ilgili şöyle bir hikaye anlattı: günün birinde Hıdır adında bir genç atıyla bu göle gelmiş. Göl kenarında otururken gölün içinden beyaz bir kısrak çıkıvermiş. Kısrak adamın atıyla çiftleştikten sonra gölün içine geri dönmüş. Aradan bir sene geçmiş adam tekrar göle gelmiş. Yine göl kenarında otururken gölden aynı beyaz kısrak çıkmış, ama bu sefer yanında bir de tay varmış. Hikayeyi anlatan abi ekledi, ben bu Dersim’in sırrına eremedim..
Sırta vardığımızda batımızda Ovacık, doğumuzda Pülümür seçiliyordu. Tam olarak iki ilçeyi ayıran sırtta bulunuyorduk. Bu sırttan Ovacık’a doğru giden patikalar görüyorduk; bu da bize müstakbel uzun yürüyüş rotaları için fikirler verdi.
Sırttan sonra sıkça kullanıldığı belli olan patikaya girdik. Patika, Ovacık’a doğru inen yamacı keserek yükseliyor, kayaların arasından bir tepeye çıkıyor ardından büyükçe bir bir platoya iniyordu. Kayaların tepesinde yine siperler bizi karşıladı, platoda da şavaklar**. Platodan sonra her çıkışın sonunda gölle karşılaşacağımızı görmeyi umarak 1 saat kadar daha yürüdük. 3000 metre civarındaki göle vardığımızda yürüyüşe başlamamızdan itibaren beş buçuk saat olmuştu.
DSC_0309

Ana Buyere kampımız

Ertesi sabah hemen gölün yanındaki zirveye çıkmayı denedik. Çıkamadan dönüyorduk ki yolumuzun tam ters yönünden biri bağırdı:
– Nereye gidiyorsunuz?
– Göle gidiyoz xalo
– Gelin bi şeyler yeyin
– Yok xalo dönmemiz lazım
– Nereden geldiniz siz?
– Ankaradan
– Ya gelin bi şeyler yeyin
– Vallahi dönmemiz lazım
– Gelin bi çay için
Sonunda dayanamadık, indik aşağıya. İnce çarşaktan hızlı bir iniş oldu. Çadırlarına girdik, bir şeyler yememiz için çok ısrar ettiler ama kaçmamız lazım dedik. Sıcak keçi sütü ikram ettiler. Pertek’ten yaylaya getirmişler sürülerini. Biraz sohbet edip kalktık. Ayrılırken 2 kilo kadar taze peyniri zorla verdiler bize.

İndiğimiz yeri geri çıktığımızda göle ziyarete gelenler olduğunu ve kurban kestiklerini gördük. Yanlarına vardığımızda dönüyorlardı ama bize de kurban eti ve lokma ayırmışlardı. Yükümüz artmaya devam ediyordu. Karnımızı doyurup, kampı toplayıp Ana Buyere’den ayrıldık. Yola çıkmadan dilek tutup göle iki elma attık, eğer bu elmalar birbirlerine kavuşurlarsa dileklerimiz gerçek olacakmış. Biz giderken henüz kavuşmamışlardı..

 

3. Gün: Yel Dağı
Ana Buyere’den çıkmakta çok geç kalmıştık. Bir sonraki hedefimiz olan Yel Dağı’nın tam olarak nerede olduklarını, ne bize ne kadar uzak olduklarını, ne de oraya nasıl ulaşabileceğimizi biliyorduk. Bildiğimiz tek şey Kırklar Köyü’ne gitmemiz gerektiğiydi. Ne yapabileceğimizi ancak gidince anlayacaktık.
Geldiğimiz yolu geri iniyorduk, asfalt yol üzerindeydik ki telefonum çaldı; Roşnek’li Metin arıyordu. Sizi almaya geliyorum dedi. Biraz sonra Reno’suyla yanımızdaydı. 5 çantayı bir çırpıda arabanın arkasına bağladı ve 6 kişi arabaya bindik, Yel Dağı’na doğru yollandık.
DSC_0317

Çantalar yüklendiğinde Metin’in Reno’su

Metin de Yel Dağı’nın nerede olduğunu bilmiyordu. Yolda Kırklar Köyü’nün nerede olduğunu sora sora gidiyorduk. Metin yolun ortasında durup, şuradan odun toplayalım dedi. Yol kenarından ağaçların arasına girince yerde bizim için hazırlanmış gibi duran bir odun yığını gördük. Bu odunlardan topladık. Metin onları da çantalarımızın altına bağlayıverdi. Yolumuza devam ettik.
Köyü bulduk ama etrafta kimse görünmüyordu. Bir süre oyalanınca 40 yaşlarında bir abi geldi yanımıza. Bu köy de 94’te boşaltılmış bir köymüş. Kendisi de ailesiyle birlikte bir sene önce dönmüş. Bize Yel Dağı’na nasıl gidebileceğimizi tarif etti ve ayrıldık oradan.
Reno inişte iyiydi ama yükselmeye başladığımızdan beri o da zorlanıyordu; dolayısıyla sık sık birilerinin arabadan inip yürümesi gerekiyordu. Gittiğimiz yolun sonunda bir şantiye çadırı görünüyordu. Buraya çıkan son dik yokuşta yine Ufuk’la benim arabadan inip yürümemiz gerekti. Yürürken aşağıdan siyah büyük bir pikapın geldiğini gördük. Pikap yanımızda durdu. Camları açıldı. İçinde dört tane adam vardı. Nereye gidiyorsunuz diye sordular. Yel Dağı’na geldiğimizi, kamp yapacağımızı söyledik. Şüpheyle baktılar bize. Maden mi arıyorsunuz dediler. Yok dedik, biz dağcıyız, dağlara geldik. Burada maden olduğunu, kamp yapamayacağımızı söylediler. Biz de madenle alakamız olmadığını, dağa gideceğimii söyledik. Sonunda basıp gittiler.

Arabayla çıkan arkadaşların yanına vardığımızda karşımızda boz dağlar gördük. Saat de oldukça geç olmuştu. Hem o gece madencilerin çadırının yanında kamp kurmak istemediğimizden hem de ertesi gün burada ne yapacağımızı bilemediğimizden geri dönmeye karar verdik. Metin yolları hızla indi, hava kararmadan yol ve su kenarında kötü bir kamp yeri bulduk kendimize. Ateş yakıp Metin’in getirdiği tavukları pişirdik. Metin’i tedirgin etmişti burası, tüm gece uyumadan elinde zıpkınıyla oturup etraftan gelen hışırtıları dinledi. Gecenin bir vakti birkaç sarhoş geldi yanımıza, sonra gittiler. O gece hepimiz az uyuyabildik.

 

4. Gün: Bağır Dağı
Bağır Dağı, ya da Bağır Paşa Dağı, Dersim’in Erzincan ve Bingöl sınırlarına çok yakın. Pülümür (Dersim), Kiğı (Bingöl), Yedisu (Bingöl) ve Tercan (Erzincan) arasında da denilebilir. 3287 metre ile Dersim’in en yüksek ikinci zirvesi. Metin Kahraman Bağır Dağı’nın Nuh’un gemisinin çarptığı kara parçası olduğu ve adının da geminin buraya çarpmasıyla çıkan bağrışlardan geldiğinin düşünüldüğünü; bu düşüncenin de doğru olabileceğini, zira Cudi Dağı’nın Nuh’un gemisinden ilk görünen kara parçası olduğunun düşünüldüğünü, dolayısıyla Cudi’den sonra geminin (arada yaklaşık 300 kilometre mesafe olduğu düşünülürse) Bağır Dağı’na gelmiş olabileceğini; dağın etrafındaki köylülerin de kendilerinin Nuh’un soyundan geldiklerini söylediklerini anlatmıştı.
Sabah erkenden uyanıp, kampı toplayıp Bağır Dağı’na çıkmak üzere yine Reno’ya doluştuk. Kırklar Köyü üzerinden Bağır Dağı’nın yamacına vardık. Bu sefer Kemal Özer’i dinlemeyip köyde bulmamız gereken arkadaşı aramadık.

Günlerin getirdiği yorgunluk ve uykusuzluk yüzünden çanta taşımak istemedik. Üstelik zirve de oldukça yakın görünüyordu. Metin bu görünen gibi dört zirve daha olduğunu söylese de hızlıca çıkıp inebileceğimizi sandık. Çanta almayınca su da almadık yanımızda, Dersim’in her yerinde olduğu gibi burada da bolca kaynak bulabileceğimizi umuyorduk. Ancak bulabildiğimiz tek kaynak rotamızın başlarında ve çok inceydi. Bundan sonra bir çarşak çıkışıyla sırta vardık ve aynen Metin’in söylediği gibi sırt boyunca üç zirve yaptık. Dördüncüsünde susuzluk, yorgunluk ve isteksizlikten geri döndük.

DSC_0335

Buyer Dağı yalancı zirvesi

Reno’ya atladık, Metin Pülümür Çayı kenarında güzel bir kamp yeri buldu bize. Pülümür Çayı’nın soğuk sularına girip balık tutmayı denedik. Tırı vırı ve daha büyük ağlı balık tutma teknikleri buralarda balık nüfusunu oldukça azaltmış. Oltayla tutmayı beceremedik. Ama Metin zıpkınla 4-5 tane balık yedirdi bize.

 

Dönüş

Ertesi gün Merkez’e döndük. Hep beraber biraz oturup etkinlik toplantısı yapıp Kemal Özer’in çay ocağına gittik. Yaptıklarımızı anlattık. Planını birebir uygulayabileceğimizi beklemiyordu muhtemelen, saygısını kazandığımızı hissettik. Bir dahaki sefere daha güzel bir rota veririm size dedi. Daha sonra bir grup Reno’yla Munzur Gözeleri’ne yollandı. Öpüştük, vedalaştık..

Düşündük ki belki bir gün Gelengi Yayınları’ndan bir ‘Dersim Dağları’ kitabı çıkar, bu da onun ilk çalışması olur.
Notlar
Birkaç süre bilgisi:
  • Dersim Merkez – Roşnek (Alacık) yol ayrımı, otobüs ile: 1 saat 30 dakika
  • Yol ayrımı – Roşnek: 1 saat 15 dakika
  • Roşnek – Jele (zirve): 2 saat
  • Roşnek yol ayrımı – Kocatepe Köyü, (şanslı bir) otostop ile: 3 saat 40 dakika
  • Kocatepe – Ana Buyere, yürüyerek: 5 saat 30 dakika
  • Ana Buyere Gölü – Zirve: 2 saat

 

** Şavak, sürülerini beslemek için yaz aylarında yaylaya çıkan hayvancılara verilen ad.

Bi de bunlara bak istersen